Değersizlik Hissiyle Yüzleşmek! Jung, Sartre ve Psikoloji Perspektifi
Birinin size hissettirdiği his onun varoluş biçimidir.
Yanıtınız ise sizin varoluş biçiminizdir.
Geçenlerde sevdiğim bir abim bana yaklaşık on bir kez “kendinle yüzleş!” dedi. Bu kadar duyduğuma göre vardır bir hikmeti diyerek bilinç filtremde kaçak, tıkanıklık, tortu vs var mı diye bakındım biraz. Yüzleşme konusunu bu sıralar çok duyduğum, ucundan kıyısından kendim de deneyimlediğim için değersizlik hissi üzerinden ele alacağım fakat anlattıklarımı pozitif veya negatif tüm hislere uyarlayabilirsiniz. Söz konusu yüzleşmeyse felsefe ve psikoloji ekseni vazgeçilmezdir. Farkındalıklı okumalar dilerim.
Felsefi olarak tarih boyunca ben ve öteki arasında kurulan ilişkinin niteliği üzerine kafa yorulmuştur.
Hegel’e göre insan bilinci kendini sadece öteki üzerinden tanır ve doğrular. Karşı tarafın size hissettirdiği şey onun kendi varoluş mücadelesinin bir yansımasıdır. Bir insan sizi değersiz hissettirmeye çalışıyorsa kendi bilincini özgür kılmak ve kendi değerini kanıtlamak için sizi nesneleştirmeye ihtiyaç duyuyordur.
Varoluşçulukta ötekinin bakışı son derece güçlüdür. Sartre bakış (the gaze) kavramıyla ötekinin bize baktığı an bizi bir şeye, bir nesneye dönüştürdüğünü söyler. Karşı taraf kendi zihnindeki değersizlik şablonunu size doğrulttuğunda sizi kendi dünyasında değersiz bir nesne konumuna indirger. Sartre’ın “Cehennem başkalarıdır” sözü tam da buna işaret eder. Başkasının zihnindeki tanıma mahkûm olursanız onun hissettirdiği şey olursunuz. Ancak Sartre şunu da ekler: Size sunulan bu tanımı, etiketi kabullenmek bir kötü niyet (tohum) örneğidir. Karşı tarafın kendi kuyusundan çıkardığı taş sizin bahçenize ekilecek bir tohum değildir.
Epiktetos şöyle der: “İnsanları rahatsız eden şeyler olaylar değildir, o olaylar hakkındaki kendi görüşleridir.” Stoacılara göre bir insanın ruh hali, ahlakı veya içsel frekansı tamamen kendisine aittir.
Sizin o davranış karşısında gerçekten değersiz hissetmeniz ise o değersizliği kabul edip onaylamanızla mümkündür. Birisi size zehirli bir hediye sunduğunda o hediyeyi kabul etmezseniz hediye kime ait kalır? Elbette sunana. Dolayısıyla hissettirilen değersizlik tamamen karşı tarafın kendi mülküdür.
Psikolojide yansıtmalı kimlikleşme veya bastırılmış duyguların dışa vurumu denilen bir kavram vardır. Bazı insanlar kendi içlerinde yoğun bir değersizlik, yetersizlik veya öfke barındırırlar. Bu duygularla baş edemedikleri için davranışlarıyla etraflarındaki insanlara da aynı şeyi hissettirirler. Örneğin kendi içinde değersiz hisseden biri başkalarını değersizleştirerek veya küçümseyerek üstünlük kurmaya çalışabilir. Bu durum o kişinin iç frekansının veya baskın duygusunun size sızmasıdır. Bir başkasının davranışı bir davet ise sizin buna verdiğiniz hisse dayalı tepki de sizin süzgecinizden geçen bir davranış kalıbıdır.
Bir insan size değersiz hissettirecek bir davranışta bulunduğunda (örneğin sizi görmezden geldiğinde ya da yersiz eleştirdiğinde) sizin kendi içinizde zaten çözülmemiş bir değersizlik yarası varsa o kişinin davranışı sizdeki bu yarayı tetikler. Aynı davranış kendi değerinden şüphe duymayan başka bir insana hiç değersiz hissettirmeyebilir, o kişi sadece “Bu insanın saygısızca bir tutumu var” diye düşünüp durumu kişiselleştirmeden sınır koyabilir. Karşı tarafın sunduğu duygu ne olursa olsun onu kabul edip etmemek veya o hissi kendi kimliğinizle özdeşleştirmemek sizin elinizdedir.
Jung’a göre gölge; bireyin kendi kişiliğinde kabul etmek istemediği, utandığı, değersiz bulduğu veya bastırdığı tüm karanlık ve işlenmemiş taraflarıdır. Kendi gölgesindeki öfke, değersizlik ve yetersizlik hissiyle yüzleşmeye cesareti olmayan bir birey bu ağır yükü kendi içinde taşıyamaz. Bilinçdışı bir savunma mekanizması olarak bu hissi dışarı yansıtır (projeksiyon). Sizi küçümseyerek, yok sayarak veya değersiz hissettirerek kendi içindeki gölgeyi size giydirmeye çalışır. Evet, size hissettirdiği şey tamamen kendi gölgesinin muhteviyatıdır.
Jung’un takipçileri ve psikanalitik gelenek bu süreci bir adım öteye taşır. Bir insan kendi gölgesindeki değersizliği sadece yansıtmakla kalmaz karşı tarafa öyle bir davranış kalıbıyla yaklaşır ki karşı taraf gerçekten o hissi yaşamaya başlar. Bir nevi psikolojik frekans aktarımı gerçekleşir. Karşı tarafın taşıyamadığı değersizlik duygusu adeta bir psişik virüs gibi size bulaşır.
Jung’un en meşhur sözlerinden biri şudur:
“Başkalarında bizi rahatsız eden her şey kendimizi anlamamıza yol açar.” İşte zurnanın hareketlendiği yer burasıdır. Karşı taraf kendi değersizlik gölgesini size yansıttığında iki farklı senaryo gerçekleşir:
- Sizde değersizlik koşullanması yoksa karşı tarafın değersizleştirici hamlesi size ulaşır ama sizde tutunacak bir kanca olamaz. Duygu sizde kalıcı bir sarsıntı yaratmaz.
- Sizde zaten bir değersizlik koşullanması varsa karşı tarafın yansıttığı duygu sizin bilinçdışınızda uyuyan değersizlik kompleksiyle (yarasıyla) rezonansa girer. İki frekans birbiriyle eşleşir ve siz yoğun bir şekilde ben değersizim hissinin altında ezilirsiniz.
Karşınızdaki birey yaşadığınız hisse vesile olan bir tetikleyicidir ama o hissin kökleri sizin kendi psişik haritanızda karşılık buluyorsa derin ve etkili hissedilir.
Karşı tarafın frekansı ne olursa olsun kendi frekansınızı belirleme hakkı ve gücü sadece sizdedir. Cesaretle çözümlemek istediğiniz hisse bakın ve sahibi olmadığınız duyguları sahibine bırakın.
Sahi yüzleşmek neydi?
Herkesin kendi bilinç filtresini (projektörüne, aynasına vb) sağlıkla bakabilmesini dilerim.
Neşe ve sevgiyle 🍀